Bir Yolculuk Anısı

Kimine esaret, kimine engel, kimine tebessüm olan beyaz yorganını örtüyor doğa yavaş yavaş şehrin üstüne. Yine ev de aynı salon penceresinin önündeyim. Geçen yıl bu pencerenin önünden, sokağın durumunu ve karşı apartmandaki genç kız ile onu seven çocuktan bahsetmiştim (okumak için tıklayınız).. Bu sene o genç aşıklar karşımızda boş bir daire bırakıp gittiler…
İnsan, böyle güzel manzaraları izlerken kendi hayatını da çekip geçiriyor gözlerinin önünden. Bu akşam sizleri düşündüren, hüzünlendiren, dokundurmalardan bahsetmek istemiyorum. Kış serildi sokağa şimdi böyle kar yağınca geçmişte bir yerde yaşadığım bir anı geldi aklıma, bu akşam onu anlatacağım size yüzünüzde küçük bir tebessüm bırakabilmek dileğimle…


***
Sene ya 93 ya 94 çocuğum, bir nedenden dolayı Çorum’a gittik ne olduğunu hatırlamıyorum. Yanlış anlaşılmasın o yıllarda Çorum meşhurdu. Etrafı duvarla çevrilmiş, kapısında polis kılıklı gece bekçilerinin beklediği, pembe-mor ışıklı vitrinlerle süslü amsterdam sokağına gitmedim. Daha 12 ya da 13 yaşlarındayım. Halk dilinde “çorum’a gittik” meşhurdur o yüzden bir dip not düşme ihtiyacı hissettim. Halamın oğlu var Feridun abi, babamla işleri varmış beni, Çorum yazıçarşıdan ilçe minibüslerine bindirip gittiler. Tek başıma döneceğim, dolmasını bekliyoruz minibüsün. Havada böyle hafif sert, kar yağdı yağacak. Arka sıranın bir ön koltuğuna cam kenarına geçtim oturdum. Ford transitler yeni çıkmış gayet konforlu, kaptanlarda, yolcuların saçının yağından, üstünün tozundan kirlenmesin diye koltuk başlıklarına mavi muşamba taktırırlardı. Kışın sorun olmasa da yazın pişik yapardı bu muşambalar. O zamanlar yolların lordu olan bu fordlar, günümüzde kargo aracı, eskici ya da  bohçacı minibüsü olarak hayatına devam etmektedir. Zaman işte, mekanik sanayi yeniden eskiye giderken insan, eskiden yeniye doğru hızla yoluna devam ediyor… Minibüse binerken Feridun abi, “ Camı açılan bir koltuğa otur miden bulanırsa  camı açarsın” demişti. Bir elimle camın nasıl açıldığını öğrenmeye çalışıyorum, bir elimle üşüyen dizlerimi ovalıyorum. Önümde iki tane bayan oturuyor ama nasıl bir havalılar. Saçlar ayrı, kılık kıyafet ayrı, öyle çantaları bile değişik. Belli bunlar halkçı sınıftan değil, buralılar ama bu yolculuğa yabancılar. Kendi aralarında konuşup birilerine kızıyorlar, konuşurlarken duydum. Birinin kocasının acil işi olduğu için bunları minibüse bindirip göndermiş gidecekleri yere. Daha ıslak mendilin ne olduğunu bilmiyorum. Çantalarından bir şey çıkarıp koltukları, camları, değdikleri her yeri ve ellerini siliyorlar. Arkamda torunu kucağında yaşlı bir teyze “bu kokmuşlar kim ki kibirlenip sorutuyorlar” diye, yanındaki kızı ya da gelinine mırıldanıyor. Neyse minibüsçü ücretler peşin deyip bastı bir düğmeye, minibüsün kapısı kendi kendine kapandı. Vay nasıl bir lüks bu, bıraksan minibüs kendi gidecek. Önümdeki kadınlar,ellerini göğsünde bağlamış hiçbir yere dokunmuyorlar. Çıktık yola. Rahmetli halam; “aç kalma oğlum yola gidecen” diye yemişim kabuska ile delikli salçalı makarnayı karnım sağlam, köye kadar acıkmam. Yol ilerliyor. Minibüsçü taktı kasetini, hafif açtı camı, içeri giren asfalt sesinin uğultusunda yaktı cigarayı, şapkayı çıkarıp, taktı kalın sarı çerçeveli gözünde emanet duran çakma bir raybanı. Bize gelen yanık tütün kokusu eşliğinde dayadı kolunu cama, siyah oltu tesbihini çekerken, Ebru Gündeş: Demir attım yalnızlığa / bir hasret denizinde / ve şimdi hayallerim boş o günlerin izinde… 
Herkesin kafası başka yerde, sarmaşa yokuşunu çıkmışız kırkdilime doğru ilerliyoruz. 
Bu yolu bilenler anlar ne demek istediğimi, bu sarmaşa yokuşu virajlıdır biraz, minibüs kıvrıldıkça benim kafada bulanmaya başladı.Sanki ağzıma tuvalet pompasını taktılar vurdukça midemi çekiyor yukarı doğru boğazım felan ıslanmaya başladı. Anladım yani bir hareket var mide kaptandan poşet istedim ama kafam nasıl güzel cama yaslanmasam kafamı tutamıyorum. Parmağının ucundaki sopayı dik tutmaya çalışır gibi, kafamın düşüş yönüne doğru gövdemi götürerek kafamı dik tutmaya çalışıyorum ama kontrol benden çıktı. Arkamdaki teyze anladı midemin bulandığını, “ bu bebek birezden batıracak ortalığı” diyor. Yanındaki kızı ya da gelinine… 
Devam ediyoruz. Girdik kırkdilim yolunun ilk virajına. Bu önümde oturan kadınlarında önünde bir adam var. Ekmek teknesindeki kirli gibi, gözlükleri don lastiğiyle tutturmuş, kafasının arkasına gömülmüş lastik, cama yaslanmış şapka gözüne düşmüş uyuyor. Bir atasözü var. “ göz yumulunca döt açılır” derler. Adam bildiğin vurdurarak ateşlemeye zorlanan eski pikaplar gibi, üsten titreyerek hırıldıyor, alttan veriyor dumanı, boğulacağız. Önümde oturan süslüler burunlarına ıslak mendil sokup, “ şoför bey camları açar mısınız ?” sorusuna:“kapı otomatik abla camlar otomatik değil kendin açıcan bunaldıysan” cevabını veriyor. Yanımdaki adam anladı bendeki hareketliliği; “yeğenim camı açayım senin kafa yerinde değil pek” dedi. Arkadaki teyze “camları kapadun bebek üşüyecek” diye seslenirken, “ Allah belanu vesin adam bi zıçmadığın galdı” diye mırıldanıp, eşarbıyla burnunu kapatıp camdan dışarısını izliyordu. Bir ara kafam iyice bulanınca dengemi kaybedip önümdeki kadınlara doğru sallanmaya başladım. Kendimi tutmak için ön koltuğa ellerimi hızla dayayınca, öndeki kadınlar çanta kemer görmüş timsah gibi dönüp bana korkunç gözlerle baktılar. Halen devam ediyoruz. Virajlı yollar bana hallüsülasyon göstermeye başladı. Bir o yöne,bir bu yöne derken elimdeki poşeti açmaya çalışıyordum. Bir ara kafam öne düşünce her şey bitmişti. Pompayı bastıkça hokurdayarak açılan tuvalet gibi midemde ne varsa çıkardım dışarı ama nasıl. Böyle musluğu birden açılmış tazyikli su gibi önümdeki kadınların, yan yana duran iki omzundan aşağı saçları, üstleri, benim üstüm, koltuk başlıkları, kabuska ve çiğnemeden yuttuğum bütün halkalı makarnalarla dolmuştu. Önümdeki kadınlar sanki üzerilerine kaynar su  dökülmüş gibi çığlık atarken, “ Allah’ın cezası çocuk, daş yede boğul inşallah” diye nasıl beddualar ediyorlar. :) :) :) Yanımdaki adam sakinleştirmeye çalışıyor. Ben çocuk olduğum için benden hırslarını alamadılar adama sardılar. Arkamdaki teyze “ bak gördün mü oğlan batudu ortalığı öndekilere de iyi oldu kibirlenip sofranıyordular” diyordu. Yanındaki kızı ya da gelinine. Kaptan “ abla sakin olun benim koltuklar battı sesimi çıkarıyor muyum derken” içten içe kızdığı, dikiz aynasına yansıyan gözlerinden biliniyordu. Uyuyan gözlüklü, çığlıkları duyunca korkuyla, sıçrayarak uyanmış ve kızmıştı. “ ne çemkiriyonuz alt tarafı çocuk kusmuş ağzınıza mı zıçtı” der demez kadın çantayı adamın kafaya indirdi. “Allahın belası bir saattir orada bir zıçmadığın kalmıştı” dedi. Sonra indi bunlar. Laçin yol ayrımında otomatik kapı kapanırken o elit süslü kadınlar, cennet mahallesinden fırlamış iki çingene gibi minibüse tükürüp hakaret ettiler ve minibüs uzaklaştıkça küçüle küçüle kayboldular. Ben kendime geldim. Sonra sanki midesinden büyük bir gaz çıkarmış bebek gibi rahatladım. Hayatım boyunca da bu yolculuğu hiç unutmadım, bir daha da hiç bir yolculukta etrafı batırmadım… 
Galiba o gün, Allah'ın kibirlenen iki insana verdiği ceza olarak binmiştim o minibüse:)
İşte böyle, bir kar yağışında gözümün önünden arı uçuşu geçen bir anıyı paylaştım sizlerle...
Midenizi kaldırdımsa özür dilerim...
Güzel bir hafta geçirmeniz dileğimle, sağlık ve afiyetle...


Yorumlar

  1. Guzel bir yazi olmus. Tebrikler.:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biraz midenizi rahatsiz edebilir ama öyle gerçek bir hikayeydi...

      Sil

Yorum Gönder

Tüm Hakları Saklıdır. © Yazokusun