Bazen Yollar Başladığın Yere Çıkar.

Yine, attığın her adımın para karşılığı satın alınmış bir iş seyahatindeyim. Gözü kör olsun bu kapitalizmin. Bu kez Giresun’a geldim. Yıllarca aynı tarlayı ekip biçen iki kardeşin babası öldükten sonra miras payına tarlayı böldüğü gibi, Karadeniz Teknik üniversitesinden ayrılarak kurulan Giresun Üniversitesindeyim. Bekarken severdim otel odalarını, bekar evinden daha temiz düzenli ve her sabah odanı toparlayan birinin olması akşam temiz bir eve gelir gibi bir otel odasına gelmek hem güzel hem de değişiklik yaratırdı. Hem eskiden yatak yastık ayırt etmez başımı koyduğum yerde uyur kalırdım. Evlilik kışlasının düzenli ordusuna tabi olduğumdan ve en güzeli her akşam kapıdan girince küçük bir kız çocuğunun seni beklediğini ve onu güldürmek için maymunluk yapmaya alıştığımdan beri zor geliyor bu görevler. Hem yatağı yastığı ayırt etmeye başladım artık. İnsan bir yerden sonra alışkanlıklarını aramaya başlıyor...
***
Yıllar önce gelmiştim bu şehre lise 2. sınıftaydım. Yaz tatilinde 15 günlüğüne Görele devlet hastanesinin yapım aşamasında çalışmıştım. İlk o zaman tanışmıştım mesai saati denilen çileyle, “el elin eşeğini türkü söyleyerek güder.” zihniyetiyle. Saat beş dedi mi operatör kepçenin kolunu havada, tuğla ustası malayı duvarda, kalıp ustası çiviyi yarıda bırakır kaçardı. Hayat biran challenge gibi donar bir saniye sonra hızlı sarılan bant gibi herkes sağa sola koşturur inşaat sahası dağılırdı. Hastane bir uçurum kenarına eşsiz bir manzarada denizin kıyısına inşa ediliyordu. Ben usta felan değildim daha ellerim nasırlanmamıştı. İlk önce kalfa başı ben yeniyim diye beni tuğla ustasının yanına çırak olarak verdi. Öyle bir ustanın eline düştüm düşman başına, adam tuğla kucağımda bekletiyor. Sonra zor geldi bu iş bana kaçtım yanından. Duvar örmeyi bilmesemde tuğlanın nasıl dizileceğini öğrenmiştim. Kalfa başından sektörde yeni olduğum için beni daha hafif bir işe vermesini istedim. Baktım bir elimde inşaat fırçası tüm inşaatı temizliyorum. El elin eşeğini türkü çalarak aradığı gibi, ıslık çalarakta güdebiliyormuş. Kocaman bir hastaneyi ıslık sılık çala çala tek başıma temizledim.  Akşam mesai bitince uçurumun kenarına oturur karadenizin iç ürperten gürültüyle kayaları dövmesini dinlerdim. Tek düğmesi olan küçük bir radyodan türküler çalarken gece uçurum boylarında esen lodos yüzümüze, türkümüze çarpar geçerdi. Bu sektörde meslek ele öğretilir elin ne kadar marifetli ise işçiliğinde, “eli marifetli usta” denirdi. Bir süre daha farklı inşşat sahalarında çalıştım ve elim ustalığı öğrenmişti. İnşaat sektöründen ayrıldığımda asma tavan ustasıydım. Bu gün 15 yıl olmuş halen emekçiyim. Düz otobanlardan olduğu gibi kısa kestirme patikalardan da ulaşabiliyormuşsun hedeflerine çalışma hayatı boyunca öğrendim kapitalizmin hiç bir zaman değişmeyecek kuralını: birilerinin yiyip içip gezmesi için birilerinin emeğinin sömürülmesi gerektiğini…


***
Hiç bilmediğim bir memleketin hiç aşina olmadığım sokaklarında, hiç kimsenin beni, benim kimseyi tanımadığım bir yörede, güneş elimi uzatsam tutacakmış gibi alın hizamda sağıma soluma bakınarak yürüyorum.Bulancak’ta Muzaffer Bedri hocamın dayısını arıyorum.  Hocamın karadenizli tarifi ile keplis fast foodu Giresun şehir merkezinde aradım. Daha sonra karadenizi birlmeyen bir karadenizli olarak anladım. Bulancak şehir merkezine gitmem gerekiyormuş. :) Dağdan taş yuvalansa karadenize iner öyle sert ve dik bir coğrafyası var. Sahil yolu ulaşım için iyi olmuş ancak insanla denizi ayırmış birbirinden, bir tarafın yemyeşil karadeniz ormanları ve içinde ara ara şapkalı mantarlar gibi görünen evler, bir tarafın sanki gökyüzü yer aynasından kendini seyrediyormuş gibi masmavi deniz. Yerli halk  çok iyimser, yol sorarsanız kolunuzdan tutarak ya da elini omzunuza koyarak; “ ha şu binayı görüyon mu ? onun arkasına gideceksin” diyerek tarif verir. Kimisi de seni gideceğin yere kadar götürür. :) Ayrıca Muzaffer hocama “sizin evin önünden geçtim” derseniz, “bizim evin önünden geçmeden Giresun’a gidemezsin” der. :) Çok selamı hocam eş dost akrabanızın size. :)
***

Sevdikçe gezen gezdikçe arkasında kırık kalpler mezarlığı bırakan bir kazanovanın en sonunda kırdığı kalplerin ahı tutup kendi mukadder yalnızlığına kapanan kum renginde duvar kağıdı ile kaplanmış bir otel odasında,intiharı düşünenler için iyi bir yerdeyim. Zeki Müren var yanımda. Otel odalarında yalnızların sesi, mavi beyaz damalı örtü ile kaplanmış masada toplanan muhabbetin fondaki sesi. Mjorate isimli sözlük yazarı bunu şöyle özetlemiş: “sonuç itibariyle güzeldir aslında, insanın kendini tanımasına yarar ve iç seslerine kulak vermesine olanak tanır. kendini dinleyen, başkalarını da dinlemeyi öğrenir; en zoru kendini dinlemektir çünkü.” Bu yazıdan size kıssadan hisse, kendinize iç sesinize de kulak verin, yolunuzun başladığınız yere çıktığı bir günde.

Yorumlar

Tüm Hakları Saklıdır. © Yazokusun