Kış Güneşi

Yanlış zamanda açmış bir bahar çiçeği gibi sıcak gülümseyip ısıtıyor tenimizi…
Kimsesiz gemiler, burunlarını açık denizlere dikmiş yalpalar sahil boyunca…
Miskin kediler toprakla güneş arasında mahmur karnı açıp uzanır…
Metropol telaşlarından hayli uzakta bir başka hayat, midye kabuğunun arasından ışıldayan bir inci tanesi gibi gülümseyip geliyor gözümün önüne…
Neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz bir huzur, bizi yeni bir yılın ilk adımlarında güneşle toprak arasında yakalayıp kollarına alıyor. Tabanlarıma topraktan yayılan ısı, kulaklarıma denizin tuzlu sesi ve göz kapaklarımda kış güneşinin busesi…
Ne garip koca bir yılı henüz eskitmişken ve yeni bir yılı, içinde ne olduğunu kestiremediğimiz, el değmemiş bir yılbaşı hediyesi gibi paketinden çıkarmaya hazırlanırken bütün bir yaşamıyla hesaplaşmak, yüzyıllık bir savaşın, sadece yılbaşlarında mola veren yorgun askerleri gibi, akrep ve yelkovanın durduğu bir su başında bilançoya oturmak istiyor insan…

Acaba ne kadar yara aldık savaşta?
Ne kadarını gösteriyor, ne kadarını gizliyoruz?
Ne kadarı açık yaralarımız, ne kadarı iç kanamalarımız?
Zaferler çıkarabildik mi mağlubiyetlerimizden?
Süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığımız bu yolculuğun neresindeyiz acaba… ve daha kaç gemi var içinde olmak isterken ardından el sallayacağımız?
Merak etmiyor musunuz; ne kadarı gözyaşı kalan yaşamınızın, ne kadarı kahkaha..?
Geride kalan yılların ne kadarından gururlu, ne kadarından pişmansınız?
Ne kadarını kurumuş sonbahar yaprakları gibi süpürüp atmak isterdiniz belleğinizden, ne kadarını saklardınız kutsal bir emanet gibi…?
Yaşam terazinizde “Keşke hiç yaşamasaydım” dedikleriniz mi, hep tekrarlansın istedikleriniz mi ağır basardı?
Gecikmiş bir baharı çağrıştıran ılık kış güneşi altında kısa bir mola verince insan, sahile demirlemiş mahmur gemiler gibi kendini suların yalpalayışına bırakıp maziyi tartıya vurmak istiyor…
Ne kaldı geriye bunca telaştan..?
Avucunuzun içinden kayıveren sular gibi yitip giden yıllar geride ne tortu bırakıyor?
Kendinizi, bütün kazılmış siperlerinizin dışına koyup, bütün kalkanlarınızı indirdiğinizde, çırılçıplak karşısına geçtiğiniz yaşam aynasında ne görüyorsunuz?
Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere, yelkovanlara, içine gönüllü daldığınız o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyorsunuz?
“Ne kadarı benim hayatım…” diye soruyor musunuz; “…
Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime ya da ben başkalarının…”
“Aynadakinin ne kadarı ben’im, ne kadarı oynadıklarım…?”
Yamaçlarında gölgelerin oynaştığı kederli anılar ve ışıltılı yaş günlerinden kaçını “keşke yeniden yaşanabilseler” diyerek anımsıyorsunuz?
Karlı bir dağ zirvesine ya da bir şömine alevine bakarken dalıp gittiğinizde ” Ne düşünüyorsunuz?
Sadece kimsesiz gemilerle miskin kedileri barındıran ıssız bir sahil kasabasında yakaladığınız bir geniş zamanda, geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman arasında gidip gelirken en çok ne gelirdi aklınıza…?
Sizi bilmem ama ben akıbeti meçhul bir yeni yılın eşiğinde sürpriz bir kış güneşi göz kapaklarımı yalarken sadece umudu düşündüm.Umudu koydum kum saatinin dolu dizgin akıp giden kumlarının her bir zerresine…
Kışın açık denizlere bakarak bekleşen kimsesiz gemilerin güvertesine; geçmiş zamanın, şimdiki zamanın ve gelecek zamanın öznesine hep umudu koydum…
Çünkü bir tek umut var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen…
Ve metropol haragülesinden uzakta, bir parkta ölü yaprakları süpürürken ayaklarınız,yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllardan da geriye…
Bir tek umut olacak bunca telaştan artakalan…
öteki yalan…
İyi Haftalar.

Yorumlar