Kayıtlar

Yardım Aldığınız Yerden Emir Alırsınız.

Resim
Sene 96 orak ayı mevsim haziran sıcağı. Orta sondayım. Jandarma karakolundan iki asker okullara broşür dağıtıyor. Astsubaylık sınavlarına giriş başvuru broşürü. Erkek çocuğuz ya seviyorum üniformayı. Dedim kendime ben başvurcam bu sınava asker olucam, belimde silahım omzumda rütbem olacak. Gün gelecek adam olacam. Orak ayında zordur köyden çıkmak,iş-güç harman tozunda boğulur insan. Başvuru şartları açık açık yazıyor. Bu şartlardan biri de ebeveynlerin fotolarını istiyorlar. En kötüsü de annemin başı açık fotosu birinci kural. İkna edip götürdüm ilçeye çektirdim annemin vesikalık fotosunu tüm belgeleri hazırlayıp gönderdim şuan yaşadığım bürokrasinin başkentine...

Harman tarlasından patozun tozunu yutmuşuz buğdayı römorka yığdık öğle vakti eve gidiyoruz. Köye vardık ki bizim kapıda mavi bir renault 12 sedan memleket plakalı ama adamlar yabancı. Bizim eve yöneldiğimizi görünce indiler çeşme başındaki gölgeden selamın alekyküm deyip yanaştılar babama. Köylünün bam telidir din iman. A…

Kırık Kalpler Diyarı

Resim
Sözleşmeden buluşuverir kırık kalpler / Anlatılmaz ama ordadır bütün dertler…
Hepinize komik gelebilir, yapılan “mutlu aileler’’ araştırmalarına bakılırsa Türkiye mutlu evlilikler diyarı olarak görünüyor…
Yazın uzatma dakilarında akşam güneşi altında bizim sokağın başında sırtımı ısıtarak yürürken, bir kadın kocasına hem ağlıyor hem bağırıyordu. Penceresi açık unutulmuş bir aile içi şiddete üzülerek şahit oldum.
Aile içi şiddetin, şiddetli ge­çimsizliğin en geniş boşanma nedeni olduğu, bo­şanma oranlarının her geçen gün arttığı Türkiye, neden araş­tırmalarda "mutlu evlilikler diyarı" olarak görülüyor düşündünüz mü?.  Biz batıya özenirken, neden batı bizi örnek gösteriyor?
Çünkü burası aynı zamanda "kol kırılır yen içinde" zihniyetiyle susturulan insanların ülkesi...
"Kan tü­kürürken kızılcık şerbeti içtim" demenin kutsandığı, boyun eğmenin erdem sayıldığı, suskunluğun kol gezdiği bir "tevekkül toprağı..."
Duvarları öylesine kalın ki, ne koca d…

Baba Ocağı

İğde kokulu sokaklarında; değnekten atımla tozu dumana kattığım, bir çocuğu bir köyün yetiştirdiği, doğup büyüdüğüm topraklardayım...
Lâkin sanayi devrimi; suya atilan taş gibi halkalar halinde büyüyerek emek gücüne ihtiyaç duydukça bizim köyünde bacaları bir bir sönmeye başladı...
Oturup bir tepesine seyrettim çocukluğumu...
Her yıl kiraz mevsiminde; hatırlıyorum şu kiraz ağacından düştüğümü, kafamı iki numaraya kestirsem en az onbeş tane taş yarığı vardır...
İtiraf edeyim ailenin en inat, köyün en aksi çocuklarındandım ben...
Hangi bahçenin kavunu hangi kümesin tavuğu iyidir bilirdik.
Çalıp yer bayramda helâlleşirdik...
Dünyanın neresine giderseniz doğup büyüdüğünüz topraklarda sizinle gelir.
Kim olursanız olun; baba ocağında, ne ögrendiyseniz, geri döndüğünüzde yine aynı işi hiç unutmamış gibi yaparsınız...

***

Bakamayın büyükşehrin acelesine,trafikte lambanın sarısı yanınca kornaya giden ellere,geçemediğinin sağından fırlayan hergeleye.
…en muteber telaş sebebi tabakhaneye insan…

Baharda Köyde

Resim
Memleketteyim. Köyde. Erdoğan’ın ceviz bahçesinin kenarından asfalta inen patikada bir ağaç gölgesine uzandım. Sırtıma bir tezek batıyor elimdeki çoban değneği ile dövüp düzleyip beş kök dağ yoncasını başımın altına yastık yaptım uzanıyorum. Manzaramda fotoğraf bir var. Başını toprağa yaklaştırınca yonca çiçeklerinde vızıldayan küçük yaban arılarıları, miskin kuşluk uykusunda göz önündeki uçuşan sineklerin verdiği rahatsızlık, tepemdeki meşe ağacındaki serçe kuşlarının cıvıltısı ile, uzakta köyün içindeki inşaat ve inşaatta çalışanların yanımda konuşuyormuşcasına gelen sesleri dışında bir ses yok. Yüksek otlar çıplak kollarımda rüzgarın etkisi ile böcek geziyormuş hissi veriyor. Paçalarımı çorabın içine koyup tişörtün son düğmesine kadar kapatmışım gene girmesi için bayağı bi çalışması gerekiyor. Bir de uyku çöktü ki nasıl: ama çolak Lütfü’nün köpekler tepeme dikilir, ağzıma yılan, kolumdan fare girer, horozlar gelir gözümü gagalar, havada uçan kartal beni alır diye korkumdan da uyuy…

Kafam Artık Rahat

Resim
Uzun zamandır yazamıyorum kızmayın lütfen bana. Yazmaktan ziyade siteye girme vakiti de bulamıyordum. Çoğu yorumlarınızı, maillerinizi yeni gördüm. Hem kafam dolu, hem zamanım doluydu. Zaman bulsam kafamı boşaltamıyor, kafamı boşaltsam içtenlikle yazacak zamanı bulamıyordum. Tüm takipçilerime özellikle site üzerinden form doldurarak; "hadi yaz artık" diyerek iletişim mali gönderen ve hiç tanımadığım okur severlerim, arkadaşlarım hepinizden özür dilerim. Lütfen beni affedin...
Bu gün kafam rahat kurtuluş parkında kızım parkta oynarken oturduğum bi söğüt gölgesinde, çayımı yudumlarken, söğütten klavyeme dökülen yaprakları üfleyerek temizleyor göz ucuyla kızımı takip ederek yazıyorum. Rüzgarın etkisiyle savrulan yaprakların arasından güneş ikindi vaktine hazırlanıyor öğlen sıcağı yerini akşamın ılık rüzgarına bırakıyor. Ve iki yıl aradan sonra kafam rahat bir şekilde sizlere yazıyorum...
    İlk olarak sizlere neden yazamadığımı kafamın neden dolu olduğundan bahsedeyim. Uzun …

Candan' Umudu Minik Avuçlarının içinde

Resim
Bir ara göz göze geldik Candan' la ne kadar güzel bakıyordu. Gülümsedi.  Ben de ona gülümsedim.  Öğrendim ki; Doğumdan iki ay sonra yakalanmış bu hastalığa, aman Allah'ım Candan hastalığından dolayı göremiyormuş.  Annesinin söylediği sevgi sözcüklerine gülüyormuş. 
Otel odasında kendimi yalnız ve boğulmuş hissettiğim zamanlar lobiye iner otururum. Bu akşam istemeden kulak misafiri oldum Candan'ın hikayesine. İnsan daha iyi empati kurabiliyormuş anne baba olunca. Candan benim kızımla aynı yaşta. Oturduğum yerde boğulup daraldım. Boğazım düğüm düğüm içime ağladım. Bir anne babanın çaresizliğine, bir evladın yavaş yavaş eriyip gitmesine şahit oldum. Sağımda karşı koltukta bir aile oturuyordu. Çocuk önce uyuyor zannettim annesinin kucağında daha dikkatli bakınca uyumadığını gözlerini kırpmadan baktığını ve yüzündeki solgunluğu farkettim. Aman Allah'ım küçücük bir beden taşıyamayacağı kadar ağır bir yükün altında eziliyordu. Sessiz sedasız oturan alienin yanına bir anne oğ…

Lodos

Resim
Bursa’da yaşayanlar bilir. Çekilmez şehrin lodosu, insanı hayattan soğutur. Sabah oto sanayisinde dükkan açacak esnaf akşam başlar duaya “nolur sabaha kalmasın bu hava”... İstanbul’da yaşayanlar bilir. Kadıköy de şair, Üsküdar da esir, moda da küfürbaz eder insanı bu hava... Çanakkale de yaşayanlar bilir. Bütün denizlerin en pis kokusunu alıp kordona getirir. Kordondaki yönüne göre değişir yüzüne nereden vurduğu,kabaran dalgalar gri renkli deniz analarını toplar sahilde başı boş bir balıkçı teknesinin burnuna biriktirir. Bir de o kadar sert eser ki; hiç tanımadığın birine omuz attırır bu hava. Antalya da yaşayanlar bilir. Ilık ve sıcak eser hayattan bezdirir. Göz açıp kapamadan, tezgahta pirinçin üzerini örtmeden yağmuru getirir. Yağmur ki keşke ölçüsü olsa. İnsanı doğduğuna pişman ediyor Antalya da bu hava...
Gavur İzmir de yaşayanlar bilir. Vapuru karşıya geçirmez emekçiyi bekletir. Rakım sıfırın altına inip, paçaları sıvayıp ayakkabıları eline aldırınca, insanı hayattan soğutuyor …

Yasama Yürütme Yargı

Resim
Bakkal Adil sedirciler mahallesinde,mahalleyi ikiye bölen tören caddesinin ortasında, arnavut kaldırımlı taşkent sokağının cadde ile birleştiği köşebaşında, mahallenin bakkalı ve herkesin veresiye alabildiği bir esnaftır. Adil olduğunu herkese göstermek için tabelasında Adil Bakkal yazar. Ancak en büyük adiliği tartıda ve emekli, unutkan yaşlılara verdiği veresiyeleri deftere fazla yazarak yapmaktadır. Tartıda her bir kiloda 50 100 gramlık hileler yapmakta, veresiye defterine geçirdiği ürünlerin fiyatını yüksek göstererek kendince faiz uygulamaktadır. Mahallenin çocuğu olduğu için herkes tarafından sevilen ve güven duyulan bir esnaftır. Bakkal Adil yıllarca bu adiliğe devam eder. Esnaf olduğu için günün büyük bölümünü yalnız geçirmekte, insanların ona güvenerek aldığı ürünlerde yaptığı hileleri hesaplayarak kazandığı parayı düşünmektedir. Ara sıra  içindeki ses Adil’in her hile yaptığında fısıldasa da bu sesi dinlemez. Mahallenin çocuğudur Adil, elinde büyüdüğü insanları kandırmaktadı…

Uğurlar Olsun

Resim
Ölmeden önce dedi ki; "bugün askeri okullara yerleştirilen çocuklar otuz sene general olacak orduyu ele geçirip darbe yapacaklar." demişti. Öyle oldu.
Henüz ölmemişti, bazıları dini sömürerek kullanırken, rabıtaları bulan adamdı.
Seni öldürecekler dediklerinde, derin devletin ayyuka çıkmış pis işlerini bir bulup ortaya döken bir araştırmacı gazeteciydi.
Türkiye'nin ılımlı islama dönüşen sentezine karşı duruyor, bunu yaparken ülkenin kurucu ilkelerini insan hakları ve sosyal hakları sosyal demokrasi ile harmanlamaya çalışıyordu.
"Terör bir insanlık suçudur" demişti. İster devlet tarafından, ister pkk, ister ülkücü gruplar, ister islamcı terör örgütleri. Bunların bir tanesinden yarar ummak, bir tanesine hoşgörüyle bakmak ya da bu olayları suskunlukla geçirmekte insanlık suçudur diyerek bunu izah etmişti.
12 Eylül'ün dinci, ayrımcı ve etnik kökenci, piyasacı düzenin kurumsallaşmasından yana olanların önlerinde yıkmaları gereken en kalın duvardı. Evrensel değe…

İstanbul'da Bir Gece

Resim
Soğuk ruhsuz bir başkentin pazar sabahı, bulanık su renginden bir hava var. İstanbul'a gidiyorum. Havaalanı ringinde pencere kenarından başkent sokaklarını izlerken daha çok belli oluyor buranın bir bürokrasi şehri olduğu, sokaklarda mütemadiyen görülüyor insanlar simit poğaça cafeleri dışında insan yok şehirde. Başkent pazar uykusundan uyanmamış henüz. Savaş çıkmışta sivil halkın transfer edilmek için doldurulduğu son otobüsteyim sanki, öyle sessiz boş sokaklar ve asude bir haftasonu... Esenboğa yoluna girip kuzey Ankara'dan çıkarken kar sulusepken yapışıyor pencereme, Altımızda inleyen lastik gıcırtıları, kulağıma gelen ince vızıltı şeklinde duyduğum motor devrini boğan fren sesinden başka ses yok. çıt çıkmıyor. Karlı kapalı bir başkent sabahından bindiğim çelik leylek koşarak hızlanıp havalandı ve 50 dakikalık bir uçuşla iki kıtanın üzerinden geçip İmparatorluğun başkentine indirip yoluna devam etti...

 ***

 Taksim meydandan Beşiktaş'a otele iniyorum.Çekiyorsun perde…

Bir Yolculuk Anısı

Resim
Kimine esaret, kimine engel, kimine tebessüm olan beyaz yorganını örtüyor doğa yavaş yavaş şehrin üstüne. Yine ev de aynı salon penceresinin önündeyim. Geçen yıl bu pencerenin önünden, sokağın durumunu ve karşı apartmandaki genç kız ile onu seven çocuktan bahsetmiştim İnsan, böyle güzel manzaraları izlerken kendi hayatını da çekip geçiriyor gözlerinin önünden. Bu akşam sizleri düşündüren, hüzünlendiren, dokundurmalardan bahsetmek istemiyorum. Kış serildi sokağa şimdi böyle kar yağınca geçmişte bir yerde yaşadığım bir anı geldi aklıma, bu akşam onu anlatacağım size yüzünüzde küçük bir tebessüm bırakabilmek dileğimle…

Sene ya 93 ya 94 çocuğum, bir nedenden dolayı Çorum’a gittik ne olduğunu hatırlamıyorum. Yanlış anlaşılmasın o yıllarda Çorum meşhurdu. Etrafı duvarla çevrilmiş, kapısında polis kılıklı gece bekçilerinin beklediği, pembe-mor ışıklı vitrinlerle süslü amsterdam sokağına gitmedim. Daha 12 ya da 13 yaşlarındayım. Halk dilinde “çorum’a gittik” meşhurdur o yüzden bir dip not d…

Girişimci

Resim
Bir otomotiv devi yeni fikirler bulmak için mühendislerini afrikaya, yoksul insanların diyarına gönderir. Mühendisler, sokakları gezerken çocuklara hayallerini sorarlar. Elinde tahta arabasıyla oyanayan çocuğa yaklaşıp, nasil bir araban olmasını istersin diye sorar, mürekkep kokan elleriyle siyah çocuğun hınzırca ensesini kaşıyan beyaz yakalı bir mühendis... Çocuk, yay gibi gerilen dudaklarıyla başını kaldırıp güler. Sonra buruşturup dudaklarını, güneş içine girsin rüzgarda tarasın saçlarımı der. Yalancı bi tebessümle güler hayal taciri önleri dişleri dökülmüş karamel renkli çocuğa ve kalkıp uzaklaşır yanından. Tabi not eder her cevabı kendi ülkesine gidip ar-ge servisine vericek yeni fikirlere ilham olacaktır. Bu yüzden gelmiştir toprak renkli insanlarin ülkesine. Dönüş yolunda notları kurcalar hayal taciri çocuğun cevabını okuyunca bir ışık yanar aklında aradığını bulmuştur... 2 yıl sonra en işlek caddelerdeki reklam tabelalarında, kırmızı renkli üstü açık arabada, bir eli direksiy…

Yabancı

Resim
Macera filmlerinde olur hep: Bir gün bir kasabaya kafasında kasketi, elinde tahta bavuluyla sessiz sedasız bir yabancı gelir. Kılığı kıyafeti hali tavrı ile kasabalıdan farklı olduğunu belli eder. Zamanla kasabalı bu yabancı ile sohbet ettikçe ezberlerinin bozulduğunu hisseder. Gün gelip aynı yabancı, kasketini hafifçe kaldırıp adios deyip gittiğinde artık tüm kasaba birbirine yabancıdır. Ezberleri bozulmuş rutinleri değişmiştir…
*** Kendi rutinleriniz arasında yaşayıp giderken bir yabancı sınır boylarınızdan toprağınıza girer sessizce. Belki kestirme bir yoldur onun için ama sizin toprağınıza girmiş dikkati üzerine çekmiştir. Meraklı gözlerle sınırlarınıza girmiş ekili arazinizi çiğneyerek size yaklaşan yabancının niyetini bilmek istersiniz. Belki bir yol soracak, belki bir su isteyecek, belki de size bir ders verip gidecektir.  Niyet ne olsa da gelen tanrı misafiridir. Önce “buyur” edilip yer gösterilir, “ açlık tokluk var mı?” denir. Toprağınızdan aldığı çamuru eşiğinize kadar get…

Alemlere Rahmet Resulün Doğduğu Gece

Resim
Medayin şehrine gece çökmüş halk derin bir uykuya dalmıştı. Yamaçtan kamyon büyüklüğünde taşların yuvarlanarak şehri ezip geçiyormuşcasına korkunç bir çatırdı sesiyleyataklarından fırlayıpuyandılar. Manzara korkunçtu ve telaş verici idi. Askerler Kisra'nın odasına girdiğinde korkudan yüzü saman kağıdı gibi olmuş şekilde yatağının köşesine pusmuş olarak buldular. Kisra'nın sarayının o heybetli nakış nakış süslü sapa sağlam burçlarının ondördü orta kirişi kırılmış ahşap bir ev gibi gibi çatırdayarak yıkılıvermişti.Geceyi korkular içinde geçiren Kisra gün ağarmadan tacını giymiş tahtına oturmuştu. Medayin şehrinin dini reislerini derhal bir toplantıya çağırdı. Toplantıda, cereyan eden hadisenin neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi.Yahudiler arasında birçok alim vardı.Bunlar,kitaplarında Allah Resulü'nün geleceğini görüp,öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarma konusunda ustaydılar.Henüz müzakereye oturmuşlardı ki; sırtında kırmızı pelerini uçuşan, kömür karası bir at ile dört…

Teşekkürler Öğretmenim

Resim
Yoğun ve yorgun geçen  bir haftanın ardından dönüş yolundayız. Adaya lodos hakim ara sokaklardan havaalanı yoluna çıkıyoruz. Önümüzde lodos, arkamızda arabanın rüzgarı, kimini ters çevirip kimini havalandırıyor ölü yaprakların. Pencereden içeri giren iyotun kokusu, radyo vatanda çalan sanat müziğiyle nahoş eyliyor ruhumuzu. Ağlar gezerim sahili, sanki benimlesin / Ayda yüzün, geceyi öpen sularda sesin / Bilmek istemem şimdi, nerede, nasıl, kiminlesin (...) Yüksek dağların tepesinden su gibi taşarak gelen lodos, kıvrılan yollarda pencereden girip yüzümüzü okşayarak yolcu ediyor bizi. Ayrılık vakti.
2013 yılından beri gelip gidiyorum bu adaya çok nadir rotarsız yaptığımız uçuş sayısı, hem bizim kültürümüzde kuraldır: otobüs yolcuyu değil yolcu otobüsü bekler. Nasıl isyan edeceksin sisteme, “ bak tek bekleyen sen değilsin” diyen iç sesine boyun eğip bekliyorum sessizce…
Bu yolculuktaki yol arkadaşım teşekkür ederim.
*** Ercan havaalanındayım. Çekildim bir kenara bekliyorum. Arada bir duyduğ…

Çirkinin Aşığı

Resim
Bir dönem çok kitap okudum ben kafamı meşgul etmem gereken bir dönemdi. Ankara’da Olgunlardan kitap alır okuyup bitirdikten sonra kitabın boş sayfalarına küçük notlar yazar tekrar o kitabı verir başka kitaplar alırdım. Yazdığım küçük notlar sayesinde aynı kitabı Olgunlardan alan farklı kişilerle irtibat kurma ve arkadaş olma şansımda oldu.... Geçen hafta yolum düştü yeni bir kitap aldım.
“Çirkinin Aşığı” Elızabeth HOYT. Alabildiğince çirkin, yaralı yüzlü, uzun cüsseli gövdesi, acımasız ruhlu, kibir budalası ve zalim mi zalim soylu bir İngliliz kontu Edward SHARTİGHAM. Büyük ela gözlü, ince zarif kısa boylu, uzun dalgalı saçları, peşinde sürüklenen erkekler ve saygınlığına, namusuna, hanımefendiliğine tek söz edilemeyecek kadar iffetli bir kenar mahalle dulu. Anna WREN. Hikaye, Edward’ın notlarını temize çeken sekreterinin Edward’ın zulmünden kaçmasıyla ve Kahya Hopple’ın Anna’yı Sekreter olarak Abbey malikanesinde işe almasıyla ve Anna’nın tutkularını bastıramayıp Edward’ın peşinden …

10 Kasım

Resim
Siyah dumanı boğazın gri sisine karışarak limandan uzaklaşan yarı ahşap bir vapurun izbe bir köşesinden İstanbul’u seyrediyordu. Yavaş yavaş boğazın serin akıntıları içinde ilerleyen vapurun güvertesine çıktı. Tan yeri henüz ağrıyordu. İstanbu’un eşşiz sülieti, minareler bulutlara değecek şekilde  ufuk çizgisinde kalmıştı. Siyah kalpağını kafasına takıp paltosunun ön düğmelerini açtı, cebinden çıkardığı sarma cigaradan yakıp başparmağını hırkasının saat cebine koydu. Vapurun pervanesinden çıkan dalga izi uzaklaştıkça suya serilmiş beyaz bir ip gibi görünüyordu.Başını kaldırıp ufka baktı derin bir nefes çekip üfledi cigarsından, ağzından çıkan buhar ve duman boğazın sisine karışıp kaybolurken: gidecekler dedi gidecekler. “Geldikleri gibi gidecekler”... Ve yıkarak geldikleri yeri yakarak gittiler... Bugün işgalciler gideli 94 yıl oldu. Sen gideli 76 yıl. 76 yılda 76 ayrı kuşak yetişti, 72 ayrı millet barındı bu topraklarda. Hiçbiri unutmadı seni çünkü iz bırakanlar unutulmuyor burala…