Lodos


Bursa’da yaşayanlar bilir. Çekilmez şehrin lodosu, insanı hayattan soğutur. Sabah oto sanayisinde dükkan açacak esnaf akşam başlar duaya “nolur sabaha kalmasın bu hava”...
İstanbul’da yaşayanlar bilir. Kadıköy de şair, Üsküdar da esir, moda da küfürbaz eder insanı bu hava...
Çanakkale de yaşayanlar bilir. Bütün denizlerin en pis kokusunu alıp kordona getirir. Kordondaki yönüne göre değişir yüzüne nereden vurduğu,kabaran dalgalar gri renkli deniz analarını toplar sahilde başı boş bir balıkçı teknesinin  burnuna biriktirir. Bir de o kadar sert eser ki; hiç tanımadığın birine omuz attırır bu hava.
Antalya da yaşayanlar bilir. Ilık ve sıcak eser hayattan bezdirir. Göz açıp kapamadan, tezgahta pirinçin üzerini örtmeden yağmuru getirir. Yağmur ki keşke ölçüsü olsa. İnsanı doğduğuna pişman ediyor Antalya da bu hava...
Gavur İzmir de yaşayanlar bilir. Vapuru karşıya geçirmez emekçiyi bekletir. Rakım sıfırın altına inip, paçaları sıvayıp ayakkabıları eline aldırınca, insanı hayattan soğutuyor bu hava...
Karadeniz de yaşayanlar bilir. Rüzgarı ürkütücüdür karadeniz pencereden eve girecekmiş gibi hissettirir. Yolcu otobüsünün kaptanı, daha bir sarılır direksiyona “ya birazdan bir kayayı yolumuza çıkarırsa” bu hava...
Ve Ankara da yaşayanlar bilir.
Her zaman gelmez bu buralara, ağır gündemin ruhunu yumuşatır bu hava. Keçiören de çalan saz, Mamak’ta gelir kulağına. Şehrin bütün pis havasını temizleyip, hiç bilmediğin diyarlardan; hiç dalında görmediğin kekiğin kokusunu, hiç yüzmediğin denizin iyotunu, fırından yeni çıkmış dumanı üstünde bir simitin buğusunu, uzaklarda bir yerde sevdalının kokusunu getirir.
Genellikle gece gelir. Altındağ da sobalı bir ev de nöbetleşe beklenir. Perşembe pazarında tezgah açan pazarcı esnafının gece demleyemediği çayı, sabah yüzünün renginden bilinir…
Gece gelirse değiştirir şehri. Hiç bilmediğin bir şehirde senden başka kimse yokmuş gibidir. Ürkütücü seslerle yankılanan sokaklar, tokmakla dövülürcesine titreyen trafik tabelaları, yağmur geliyor diye elini ovuşturan taksicilerin, birazdan ölecek avını bekleyen akbabalar gibi takip ediliyormuş hissi verir...
Yine bir gün  Ankara da saat gece yarısıysa, Anıt parkta ılık bir rüzgar okşuyorsa yüzünü. Sarhoşsan. En şair yanında bulmuşsa, oturuyorsan bir bankta yalnız başına, ateş düşmüşse yüreğine, lodos körüklüyorsa ciğerini. İçin ürperiyorsa, ya ev de yoksa ve belediye bankının yüzünde bıraktığı bir izle uyanmışsan pazar sabahına...
Neyse geçti. Hem acı hem de çok takvim eskidi. Özneler gittiğinde nesneleri sevmek gibi, çok eski bir yeşilçam filmini hep aynı heyecanla izlemek gibi, seviyorum seni...
Es hadi o günlerdeki gibi, okşa yanağımı sev beni…


Bilirsin, deniz değil kağıtlar beni tutan, Onun içindir sana yazmadığım.

Yorumlar