İstanbul'da Bir Gece

Soğuk ruhsuz bir başkentin pazar sabahı, bulanık su renginden bir hava var. İstanbul'a gidiyorum. 
Havaalanı ringinde pencere kenarından başkent sokaklarını izlerken daha çok belli oluyor buranın bir bürokrasi şehri olduğu, sokaklarda mütemadiyen görülüyor insanlar simit poğaça cafeleri dışında insan yok şehirde. Başkent pazar uykusundan uyanmamış henüz. Savaş çıkmışta sivil halkın transfer edilmek için doldurulduğu son otobüsteyim sanki, öyle sessiz boş sokaklar ve asude bir haftasonu...
Esenboğa yoluna girip kuzey Ankara'dan çıkarken kar sulusepken yapışıyor pencereme, Altımızda inleyen lastik gıcırtıları, kulağıma gelen ince vızıltı şeklinde duyduğum motor devrini boğan fren sesinden başka ses yok. çıt çıkmıyor. Karlı kapalı bir başkent sabahından bindiğim çelik leylek koşarak hızlanıp havalandı ve 50 dakikalık bir uçuşla iki kıtanın üzerinden geçip İmparatorluğun başkentine indirip yoluna devam etti... 

***
Taksim meydandan Beşiktaş'a otele iniyorum.Çekiyorsun perdeyi sonra 15 derece dikey açı ile açıyorsun pencereyi. O küçük aralıktan rüzgar, uzaktan alıp getirdiği kalabalık seslerle hırıltılı bir şekilde doluyor odana. Trafikte bunalmış bir taksicinin uzun korna sesi, kışlık lastiklerin asfalta vuran hışırtılı sesini, ahenkli tıkırtılarla bağırsak doğrayan kokoreçcinin sesini, sahilde dumanı üstünde bir kestane kokusuna katıp, karşı kıtadan gelen vapurun sesini arkasına alıp o küçük aralıktan geçip ulaşıyorlar kulağına. Sen yerleşirken tek kullanımlık odana...
İstanbul'da herkesin yabancı olduğu şehirdeyim. Attığın adımın parayla satın alındığı iş seyahetleri bir yerde iyi bir yerde kötü. Kötü olan yönü yattığın yatağı ısıtmadan, geldiğin şehre alışmadan, boynunda gravat ile gezmeye çıkmaktan yoruyor insanı. İyi olan yönü ise sürekli sahada olmak ve her seferinden yeni insanlarla çalışmak, yeni insanlar tanımak, hayatına sürekli yeni birşeyler katması güzel. Aynı zamanda sürekli ofiste olup birlikte çalıştığın insanların mobingi ile yaşamaktansa arada bir uğradığın ofiste kıskanılıyor olman daha güzel. Ben de bu yüzden herkes gibi sürekli şikayet ediyorum yaptığım işten...
Kısacası yoruluyorum ama huzurluyum, kafam rahat, kendime zaman ayırabiliyorum...


***

İstanbul Beşiktaş'tayım. Bu kez kaldığım otel kibrit kutusu gibi, küçük dar bir odası var. Ancak lokasyon olarak çok güzel bir yerde, çarşının içinde. Bu yüzden otelin küçük olması pek de önemli değil çünkü geç saate kadar dışarıda oluyorum.Burası İstanbul'un en güzel lokasyonlarından tadını çıkarmak gerek. Attım kendimi sokağa. Önce otelin anlaşmalı olduğu restorana gidip bir güzel doyurup karnımı, yaz dedim 202' ye girip oturdum bir köşeye...
Sokaklar insan kaynıyor taşa para yatırsan kazanırsın bu şehirde. İnsanlar renkli taşlar gibiler, birinin şapkası mavi, birinin atkısı yeşil,ötekinin kabanı kırmızı karışmışlar birbirine ama burası çarşı. Burada sadece iki renk, siyah ile beyaz bir arada durabilir. Sarı ile kırmızı, sarı ile lacivert aynı kişinin üzerinde giremez buraya. Cenazede kahkaha atan biri gibi tüm bakışları üzerine çekersin ve bu bakışlar çanta kemer görmüş timsah gibidir genelde. Ayırca tek kuş uçabiliyor çarşıda o da konmuş çarşının ortasına kocaman bir kartal heykeli. Sadece güvercin konabiliyor heykele o da siyah beyaz zıçıyor diye. Ben sevmem futbolu. Doyurdum karnımı çıkıyorum çarşıdan bu konuyu kapatıp, karışıyorum yeşil kabanımla, renkli taşların arasına, sırf salep içmek için Beşiktaş iskeleden Üsküdar'a, Beşiktaş'ın karşısına, kız kulesinin yamacına, hava sıfır derece buğulu bir ayaz var. Güvercin gibi gömüp boynumu kabanımın yakasına ellerim göğüs ceplerinde yürüyorum iskeleye...
Yazının Devamını karşıda yazıcam size...

***
Odun ateşinde kaynayan çaydanlık gibi fokurdayarak ayrılıyor vapur iskeleden. Karşıdan bakınca büyük gözlerle bakınca küçülüyor Üsküdar. Güvertede bir kenara yaslandım sert bir rüzgar buzlu kırbacı ile kamçılıyor yüzümü, işkencede konuşmayan bir devrimci gibi inadına sustum dikildim karşısında.  Griye çalan renkleriyle deniz anaları, suya bırakılınca dağılan kağıttan gemilere benziyorlar. Rüzgar inatlaşıp vapur sallandıkça daha bir sıkı sarılıyorum demir korkuluklara. Gemini çektikçe şahlanan bir kısrak gibi dalga değdikçe şahlanıyor kocaman vapur, kıyıya yaklaştıkça küçülüyor gözlerim büyüyor Üsküdar. üstündeki yabancıyı atıp dizginlerini sahibine verince sakinleşiyor kısrak. Yolculardan sonra, kaptandan önce inmek için bekliyorum. Küçük ahşap bir köprü atılıyor kıyıdan vapurun iskele tarafına, taş ocaklarında kırbaçlanarak çalıştırılıp hücresine gönderilen köleler gibi, tek sıra halinde iniyor herkes, sayım yapan köle başı gibi dikiliyor liman görevlisi ahşap köprünün kenarında, çıt çıkmıyor kimseden. Mutsuz bir kalabalık dağılıyor hücrelerine, kim bilir ne umutlar besleyip büyütüyor, ne acılar yaşamış sindiriyorlar yüreklerinde.
Üşüyen ellerimi ovuşturarak yürüyorum, Üsküdar sahilden Kız kulesine...
Arkamdan iten rüzgar hafifletiyor ayaklarımdaki yükü, dar kaldırımlarında atkısını poşu yapmış insanlar geçiyor etrafımdan. Kız kulesinin yanındaki küçük cafede çok güzel salep olur. Bir kaç yıl önce bir arkadaşla içmiştim. Salepi aldım ama oturacak yer yok, genç aşıklar düğüm gibi sarılıp bağlanıp çekilmişler kabuklarına. Salebin sıcaklığı ile çözüldü parmaklarımdaki sızı karıncalandı parmaklarım. Takıp kulaklığımı açıyorum radyo Lüks malikanesinin penceresinde viskisini yudumlarken uşaklarını izleyen bir aristokrat gibi bir elim cebimde  yudumluyorum salepi, izliyorum boğazı, nasılda böyle yakarak iniyor. Biraz burada oyalandıktan sonra sahil boyu yürümeye başladım. Ayaz sert esiyor yerde bulduğu otu çöpü sokacak ağzına o şekilde sert. Yine poşulu insanlar geçiyor etrafımdan salepim bitene kadar yürüyor ve karşı kıyıdan da yeteri kadar iyot depoladıktan sonra tekrar biniyorum vapura. Atıp Üsküdar ile köprüleri gelirken yüzümü kırbaçlayan rüzgara sırtımı kırbaçlatarak ve kısrağın dizginlerinden daha sıkı tutunarak döndüm Beşiktaş'a...

***

Aynı an da aynı taksiye el kaldıran bir yabancıyla bindik aynı taksiye. Biraz inatlaşmadık desek yalan. Kendi toprağımızda yabancı olduk artık. Zor türkçesi ile tevellütü 89 çıkışlı bir kadın bindiğim taksiye bindi inatla "ben dur demişim bayim siz binmek olmaz" hadi çık işin içinden. Arka koltuğa da o oturdu. Almanya'ya giden Türklere öğütler verilirdi SGK tarafından. "Siz orada bir milletin aynası olacaksınız, sakın ha Türkleri karalayacak hareketlerde bulunmayın" şeklinde notlar verilirmiş gurbetçilerin eline. Yabancı, milletimize karşı yanlış düşünmesin diye, inmeye kalkıştım taksiden. Bu kez taksici girdi araya, -ne tarafa, Ortaköy dedim. Yabancı bayana dikiz aynasından sordu, -aynı yöne dedi. Taksici ovuşturdu ellerini. Abi inme taksiden aynı yerde bırakırım taksimetre ne yazarsa ikiye bölersiniz dedi. Valla işime gelir bayan siz de kabul ederseniz dediğimde, bayan gülümsemesiyle onaylamıştı. Bindik gidiyoruz Ortaköy'e saat oldu 21:00 insan kaynıyor. Boğazdan gelen sert rüzgar saçlarımı ters yöne yatırıp gözlerimi kamaştırırken yabancı bayanın kapısını açıp bir vale gibi selamlayıp teşekkür ettim. Tabi serde erkeklik var ya ödedim taksi parasını hemen kaçtı taksici, -siz aranızda halledin dedi. Gülümseyerek, borç nedir size bayim dedi. Ben de bir gururla yok dedim. Kadın benden inat, ben ondan illa verecek payına düşen tutarı bana ama bozuk çıkmıyor çantasından.  Zaten ona, buraya gezmeye geldim çınaraltına gidip bir duble atıp döneceğim bana eşlik eder misin ?  birlikte gezelim mi ? diyecek bir medeni cesaret ben de asla yok.
Geri geri zorluyorum yok yok lütfen diyerek.
-Madem ki parim yok ben de çay vereyim size demez mi.
 Aha dedim muhabbeti kes, keklik bu ama nasıl konuşcağım ben bununla. Karşımda, 167 boy, en fazla 59  kilo, doğuştan koyu sarışın, hoş, çekik gözlü, düz yüzlü bir bayan. Gelmişim buraya bir duble atacağım hiç değilse yalnız atmayım bir insan kazanayım niyetine çektim kendimi. SGK nın nasihatlarını arka cebime koyup, asıl meziyetim edebiyat kitabımı ic cebimden çıkardım. Centilmenlik kurallarına uygun bir beyefendi gibi, kabul ettim bayanın teklifini ama ne deyim de şimdi adını bile bilmediğim bir bayanı çınaraltına götüreyim.
O zaman dürüstlükten kaybedeyim direkt söyledim buraya neden geldiğimi, eşlik edersen duble benden, dubleden sonraki çaylar işletmeden böylece yine sen karlısın hem çayı vermiş olursun hem de tanışmış oluruz. Gülümseyerek  yürümeye başladık kaldırımda.
Oturduk kalabalık içinde bir masaya birbirimizi zor duyuyoruz üstüne bir de diller yabancı anlaşamıyoruz. Sohbet iyi o susuyor ben alıyorum, ben susuyorum o alıyor ama ne ben onun ne dediğini ne o benim ne dediğimi anlamıyor. Gülümseyerek sallıyoruz başımızı.
Adı Maksuda, tatar kökü, doğma büyüme rus vatandaşı. Buraya ablasının turizm danışmanlık ve rehberlik şirketine ablasının iş yükünü hafifletmek için gelmiş.
-Bana çalişma izini vermiyor turk valısi diyor. Akşamları da fırsat buldukça İstanbul'u gezer küçük alışverişler yapar evine dönermiş...
Dediğim gibi kendi toprağımda ben yabancıymışım...
Tesadüfen aynı taksiye binmek için küçük bir inatlaşma sonucu tanıştık Maksuda ile, güzel bir arkadaş hoş sohbetli güler yüzlü. İstanbul'un bu yönünü çok seviyorum. Herkes yabancı olduğu için insanlar çabuk kaynaşabiliyor birbirine. Dikkat etmeniz gereken tek şey hangi semtte kiminle karşılaştığınızla ve ilk bir dakika içerisinde birbirinize verdiğiniz tutum ve davranışlar belirliyor devamını. Sonra karanlık battaniyesini çekiyor şehrin üstüne, sokaklar gececiler ile el değiştiriyor. Şimdi her insan var sokakta hangi yabancıyla tanışman gerektiği daha fazla önem gerektiriyor. Maksuda ile kalktık çınaraltından, inatla küçük bir cafede çay ikram etti bana, borçlu kalamazmış. Bir gün dedim belki yine denk geliriz. Belki deyip farklı yönlere dağıldık.
Ablasının Aksaray da bulunan ofisine davet etti beni,
-yolun gelirse kahveye beklerim dedi. Düşerse gelirim dedim.
Hoşçakal deyip ayrıldık farklı yönlere...
Döndüm Ortaköy den otele saat geceyi bulmuştu çoktan. Açtım kibrit kutusunun içini, cenin gibi kıvrıldım, sonra kapattım kutusunu söndürüp kibriti.
Beşiktaş'ta bir kış gecesi... 


***
Hergün için bir plan yapsamda ilk günün planıydı bunlar. Kısrağın üzerinde yediğim ayazla geri kalan planları erteleyip günleri hasta geçirdim. Dönmeden önce sözleştiğim bir arkadaşı ziyarete gittim. İstanbul'un ulaşımı sıkıntı değil aslında kalabalık boğuyor insanları. Sürekli dönen bir değirmen taşı gibi kontak kapatmıyor bu şehir. Beşiktaş'ın üstünden, Zincirlikuyu metrobüsü var. İstanbul'un bir yakasını boydan boya ikiye bölen E5 karayolunun içinden geçiyor. Bir ucundan bir ucuna gidiyor şehrin. İnsanlar trafikle boğuşa dursun biz hızla akıp geçiyoruz yanlarından. Son durağı Beylidüzü'ne kadar gittim. Tam 3 kez tıklım tıklım dolup boşaldı kocaman metrobüs. Ulaşım çözülmüş ama kalabalık yoruyor. Beylikdüzü'nden Silivri otobüslerine bindim yine aynı kalabalık. Aslında metrobüs Silivri'ye kadar gitse, Bir yakanın bir ucundan bir ucuna gitmek en fazla 2 saat sürüyor. Geceyi misafiri olduğum yarı akraba bir arkadaşımın arkadaş grubu ile geçirdim. Çok güzel bir sofrada fena kırmızı şarap içip bolca sohbet ettik. Şarabın oturaklığına efesin kayganlığı, efesin kayganlığına chivasın sıcaklığı karıştı iyice ısındık. Isındıkça açıldık. Olup bitenlerden gelip geçenlerden bahsettik. Ve sofra, çakırkeyf bir masanın etrafında gönül yaralarının dökülmesiyle toplandı.Açlıktan ölmek üzere olan esirin dumanı tüten bir somunum ucunu bölmesiyle başlamıştı Fransız beyefendisi Dadie'nin T...a'ya olan tutkusu.  Marx'ın inkılabı sevdiği gibi sevmişti Z...a İhsan'ı, şarabın kadehi sevdiği gibi seviyordu Bayram Z....n'i. İşte aşk her gönülde her canlıda aynı hisi yaşatır.Yara gönülde iz bıraktıysa aşk tanımını yapmış amacına ulaşmıştır.
Jubilesi herkeste aynıdır bu hikayelerin. İnkılap Marx'ı aşmış, şarap kadehten taşmıştır. O esir dumanı tüten bir somunun üçüncü diliminde anlar ekmeğinde yavan gitmediğini... Beni en çok etkileyen ise Didie'nin mektubunu altı sene aynı el çantasında taşıyan T...'nın bundan bihaber olmasıydı...
Gece gündüze dönmüş chivasın sıcaklığı ile sabah olmuştu.
Aynı yolu geri dönerken düşündüm.
Dadie'nin hikayesinin nasıl başladığını rotar yapmış bir uçuşun bekleme salonunda buldum...



Yorumlar

  1. insan oğlu kuş misali gittiği yerdeki hayatı yaşar ancak eninde sonunda arkasında bıraktığı hayata geri döner...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O zaman anı mı yaşayalım. Yoksa Gidilen yerlerden alınan anılarımı saklayalım. Tşkler yorum için

      Sil
  2. Amacım müdahale etmek değildi...Sadece yazınızı okudum ve öyle yazmak istedim. Yoksa yanlış mı anlaşıldım?Teşekkürler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :) müdahele etmek için değil yorumunuza yorum katarak cevap verdim :)

      Sil
  3. Teşekkürler o zaman , anlaştık ;)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder