Truva

Truva filmini daha önce izlemiştim. O zamanlar savaş sahneleri kılıç sesleri görsel efektleri güzel olduğu için ilgimi çeken bir film olmuştu. Bu akşam yine izledim Truva’yı ama yıllar önceki sahnelerden çok konusu ilgimi çekti. Yenileceğini bile bile girdiği düelloda onuru için, kendi surlarının dibinde kendi ordusunun gözünün önünde ölenprens Hektoru ve ölüme kafa tutan korkusuz Achilleus’u (Aşil) izledim ve anladım ki onurunu koruyan savaşçılar milyonlarca yıl  yaşarmış…
Hayatın sınır boylarında yaşayanlar için sınırın ötesi, tanıdık bir komşu toprağıdır.
Bir trapezci için zamanında yakalanamamış bir bilek kadar yakındır o toprak....
Bir gladyatörün dalgınlığındadır.
Oto yarışçısının virajında...
Ölümle enseye tokat bir rabıtayı sürdüre sürdüre, ona karşı kayıtsızlaşmışdır.
Sınır boylarının mayınlı tarlalarını yiğitçe adımlamaktan, ecelle tedbirsiz dalaşmaktan zevk alırlar.
Üstüne pervasızca koşarak Azrail'i ürküteceklerine inanırlar.
Bir Rus ruletinde beyni dağıtmayan her tetik sesi, yaşamı biraz daha zevklendirir.
"Seni öldürmeyen, seni güçlendirir".

Ama Azrail'e kafa tutan, ağır bir mutsuzluğun pençesinde yaşar.
Zaafını bilir çünkü... Er geç o zaafın deşifre edileceğini de...
Bir gün bir bilek elinden kaydığında, düşman saldırırken daldığında ya da keskin bir virajı döndüğünde sınırı aşacak, beklediği sona varacaktır.
Huzursuzluğunun kaynağı bu bilgidir.
Herkesin ürktüğü adam, kendi zaafından ürker bir tek...
Ve bu, onu mahzun eder.
Çok güçlü kişiliklerde karşılaşılan bu gizli başarısızlık korkusuna psikolojide "Aşil (Fransızca Achille) Sendromu" deniliyor.
Sendrom, adını mitoloji kahramanı Akhilleus'tan alıyor.
Annesi Thetis, Tanrısal Achilleus'u doğduğunda yaralanmasını önlemek için onu bir topuğundan tutarak Styks Nehri'ne daldırmış. Vücudunun tek zayıf noktası, annesinin tuttuğu o ayak topuğuymuş.
Destanda Akhilleus, o ayak topuğundan vurularak ölüyordu.
Sonradan ruhbilimciler, bu zayıf noktanın ortaya çıkma endişesinin, güçlü insanları psikolojik olarak sakatlayabildiğini keşfetti ve hastalığa bu destan kahramanının adı verildi.
Truva filmine gelince...
İki dilberin koynundan çıkıp kıyasıya bir düelloya giderken, düşmanı Hektor'un cesedini atıyla Troya surlarından uzağa sürerken, boynunu asi bir kızın hançerine uzatırken, yüzünde hep aynı umursamaz ifade vardı Tesalyalı Akhilleus'un...
Annesinin, kulağına fısıldadığı bir sırrın ve kulağında o sırla ecelle düşüp kalkmanın mutsuzluğuydu bu belki...
Ama "ayağıtez" Akhilleus, filmin sonunda bileğinden değil, yüreğinden yaralandı.
Asıl zaafı, annesinin tuttuğu yerde değil, güzel sevgilisinin öptüğü yerdeydi.
Ok da gelip oraya saplandı...
Bazen orduların baş edemediği bir savaşçıyı bir buse alt edebilir.

Cüsseli gladyatörlerin deviremediği gövdesini narin bir beden devirebilir.
Ademoğullarının bu en güzel zaafı, bünyede en yakıcı silahtan daha büyük gedik açabilir.
Akhilleus'tan bu yana, bütün baskı rejimlerinde, en eski kutsal metinlerde, kışlada, mektepte, camide, aşkın her daim yasak meyve sayılması bundan mı acaba?



Sevginin,silahtan daha can yakıcı olmasından mı?

Yorumlar

Tüm Hakları Saklıdır. © Yazokusun