Bi çocukluk hikayesi...

Benim doğduğum topraklarda bir çocuğu bir köy yetiştirir. Anadolunun ücra bir köşesinde, yokluğun içinde doğdum büyüdüm…
Yaşı 20’nin altında olanlar, ismiyle bilinmez bizim orada.Ya falancanın torunusundur, ya  falancanın oğlu ya da filancanın kızısındır. Daha yeni yeni kabul gördü isimler. Şimdi ise birbirini tanımıyor yeniler…
Hayat aceleye gelmez, telaştan hazetmez bizim oralarda.
“Yetişir mi”nin cevabı: Ya mühtezsi bir “kısmet”tir. Ya mütevekkil bir “hayırlısı”.
Yol bir cigara içimliktir. Ağır olana molla derler koşturmya değmez. Hasat kalkınca vuslat zamanıdır.
Acele işe cahil işi derler. Acele edersen, “Hele du bakalım acul, sabah ola hayrola” diye savuşturulursun...
Ağılda kuzu doğsa ırmakta otu bitermiş. Çocuk demek rızık kapısı demekti “berekettir” derlerdi. Bereket.
O yoklukta kimse korkmazdı çocuk yapmaktan.
O dönemde yenidoğan ölümleri çok fazlaydı ve bağışıklık sistemi sağlam bebekler hayata tutunabiliyordu...
Herkes en az 4 kardeşti…

Oyun sahamız 4 km’lik bir çemberin içindeydi. Meraya salınmış körpe kuzular gibiydik.
Ailenin en inat, köyün en aksi çocuklarındandım.Hangi bahçenin kirazı erken oluyor, kimin şeftalisi daha sulu, kimin domatesi daha yumuşak, hangi cephede yatan kavun karpuz daha tatlı, hangi bağın üzümü çivtsiz bilirdik.
Birimiz sürekli bekçiyi takip ederdik. Yaklaşıyorsa bir kısa, uzaklaşıyorsa bir uzun ıslıkla haberleşirdik. Herkes bir bahçeye dağılır, toplandığımızda bir manav reyonundan dilediğimizi yerdik. Organize işlerde profesyoneldik.
Herkes, birbirini bilir ve birbirinden emindi.
Nerede karnımız acıksa en yakın eve dalar, bir yufkanın arasına domates salatalık sarıp verirler, kaçardık.
Tüm köyün hakkını emeğini üzerimizde taşırdık.
Köyde, akşam ezanı okunana kadar kimse arayıp sormazdı çocukları, kalabalıktık.
Koyun sürüsü gibi ürkütmeyince sayılmazdık.
Başımıza birşey gelse zırlayarak bir solukta evin yolunu alırdık.
Öyle, “ayyyy yavrum, vahhh çocuğum neren acıdı öpüyüm geçsin” yoook.
Örneğin: ağaçtan mı düştün; “Neee işinnn vardı o ağacınn tepesindeee ne işinn” çaaat çat. Enseye, iki tokat.
Biriyle kavga mı ettin; “Ben sana demedim miii dalaşma kimseyle diye” İşaret parmağının sırtıyla, sümsüğü şakağına.
Tozda-toprakta, çamurda-batakta oynayıp eve rezil bir şekilde mi geldin. Vayyy haline.
Daha kıyafetini çıkarmadan tozun alınmaya başlanır.
Mısır süpürgesiyle. Vura-vura, söylene-söylene, süpürge telleri etini iğnelercesine…
Banyo günü banyodan mı kaçıcan, sakın haa.
Tuğla gibi yeşil sabunu kafana yiye yiye, bakır tası kafana yemek istemiyorsan, sıcak sudan kaçmayacan…
Küfür ettin, eben mi duydu: “Babası kılıklı nüsübet uşak, sokuyum şu biberi ağzınada gör dünyayı” velev ki biber bahçedense ve koyu yeşilse ve eben, o biberi sana ısırttırsa, dolanırsın iki saat öyle. Damızlık tosun gibi böğüre-böğüre…
Toprakla içiçe büyüdük. Ekimde eker, nisanda bakar, harmanda yerdik.
Ahmet Haşim’in Müslüman saati gibiydi hayat asude akardı zaman. İşte böyle gecti çocukluğum...
Talim terbiye zamanı gelmişti. Beyaz yakalıklı, arkadan ilikli kara önlükle tanıştım. Meğer sistemin rengiymiş bu, okumayı sökünce anladım…

Hor görmeyin, yokluktandı. İşte böyle bir hayat buldum.
Anadolunun ücra bir köyünde, 80’lerin sonunda 90’ların başında çoçuktum….
Paylastikca çoğalırız...

Yorumlar

Tüm Hakları Saklıdır. © Yazokusun